Bay Gamel

Bay Gamel dünyanın en yaşlı timsahıydı. Tam seksen dört yaşındaydı. Parkın bu en sakin köşesinde bütün gün ziyaretçilerinin karşısında usulca suya girer ya da sudan çıkardı.  Hayatını biçimlendiren, eğip büken saygı duyduğu bir kaderi vardı. Bu kader, onu daha da olgunlaşsın daha da yetkinleşsin diye türlü acı ile tecrübe ile ve hüsran ile eğitmiş, yaşaması için zengin bir hayat sunmuştu. Bugün yine gelecekti o genç çift.  Çünkü günlerden salı idi. Bir alışkanlığa ihtiyaçları vardı. Parka gelmek gibi her salı… Kızın gözleri büyük ve siyahtı sanki bay Gamel’i anlıyor, ondaki yüce yaşama gücünü fark ediyor gibiydi… İşte geliyorlar.  Çevrede gezinen, oturan, koşan insanlara baktı bay Gamel. İnsanlar diye düşündü, başarılı olacağına inandıkları ilişkilerin sona erdiğini görmekten gizli bir haz alıyorlar. Genç adama baktı sonra. Yine vücudundan ve onun ihtiyaçlarından, arzularından habersizmiş gibi sallanarak belki biraz da sarsakça kızın yanında yürüyordu. Bay Gamel böyle düşünüyordu oğlan hakkında.

park

Sessizce yürüyorlardı; park, bazı günler böyle sakindi onların sessizliği gibi.  Ve dallardan kopmak üzere olan yaprakların kuru hışırtısı tatlı bir his yayıyordu etrafa.  Onlara yaklaşmakta olan kanat sesleri ve yüzücü pençelerinin uğultusuyla bir grup martı, alçaktan pike yaparak kızın saçlarına takıldılar. Duyguları bir anda yükseldi kızın. İleri, daha ileri… Parlayıp, canını yakmak, acıtmak istiyordu genç adamın. Oğlan çoğunlukla yaşadığını hissetmek için büyük acılar çekerdi, bazen de kızı çileden çıkaracak kadar küçük, dünyanın etinden koparılmış ufak acılar. Ve kız en çok oğlanda kendi yarattığı ıstırabı önemsiyordu.  Ona bununla katlanabiliyordu çünkü. Oğlan onun yarattığı ıstırapla duyumsayabiliyordu kızı. İşte böyle anlarda,  türlü acıların en sık düşleneninin içine yerleştirir kızı, ona bu düşün içinden bakardı oğlan, uzaktan.

Bay Gamel de gün ortasında uyumayı severdi. Gözleri, sonbaharın o yumuşak dokunuşlarıyla kapanmak üzereydi. Güneş tepede yükseldi;Bay Gamel meşe palamutlarının gölgesine ağır ağır sürünerek uzandı, düşündü, bir dönem onun da hayatında bir şeylerin ters gittiğini, tutunmak için sarıldığı şeyleri anımsadı tek tek… Düşündü, acıyla tecrübeyle zenginleşmiş bu hayatı ona yeniden tekrarlayan şu genç çifti de düşündü,ne istiyordu kız oğlandan, gün ortası olmasa belki bunu biraz düşünebilirdi. Yorgundu, gözleri kapandı. Kız ve oğlan gölete yaklaşıyordu. Mırıldanarak bir şeyler söylüyordu kız, birazdan soğukta kalan yerleri oğlanı acıtarak, öfkeden çıldırtarak ısınmaya başlayacaktı.  Her defasında aynı şeyleri yaşamaya umutsuzca karşı koyarak delirecekti oğlan. Önce yanakları kızaracak, boğazı bir çırpıda söylemek istedikleriyle şişecek, göz çukurları korkutucu bir kırmızılıkla kızın mırıltılarını doldurup boşaltacaktı. Öyle de oldu…

“Seni mutlu etmek istedikçe sen durmadan küçük şeyleri sorun yapıyorsun, burada durup neler yapmaya çalıştığımı anlamıyorsun bir türlü.”

“Biz neyi tartışıyoruz anlamıyorum; evet, seninle bir karar vermek için geldik buraya, sen hâlâ durumumuzu sorguluyorsun, geçelim bunları artık, lütfen…”

“Bitti mi yani,  buraya kadar mı ?”

“Bence bitti, baksana… Öyle…”

“Sevgimiz bizi toparlamaya, yeniden başlamaya yetmiyor artık, kopuyoruz bunu mu diyorsun sen?”

İnce dallı ağaçlardan kopan yaprakların kuru hışırtısı tuhaf ve tatlı bir hissi yaymaya devam ediyordu o sırada.

“Bilmiyorum… Bunu görmek için birbirimize biraz zaman tanımalıyız bence, bağrınsan da çağrınsan da bu böyle.”

Güneş tam tepedeydi.  Ve Bay Gamel uyandığında genç çift hâlâ oradaydı.