Buffy’i yeniden izleyince

Yazın başında kendime bir güzellik yaparak Buffy The Vampire Slayer’ı yeniden izlemeye başladım. İkinci izlemeler ya da okumalar bazen hayal kırıklığı yaratır bazen de çok daha büyük bir hayranlık. Buffy bende hayal kırıklığı yaratmadı, tersine sanki daha önce hiç izlememiş gibi büyük bir merak ve heyecanla izledim. Şaşırdım, güldüm, üzüldüm. CNBC-e’de izlediğim zamanlarda Angel’ı daha iyi bulurdum. Buffy’e göre daha karanlık, gizemli ve şövalyevari. Buffy’nin son sezonlarında sıkıldığımı hatırlıyorum. 4. Sezonda Angel ayrılınca, Los Angeles’taki yolculuğunda onu da takip ettim ama eski tadını vermedi. İkisini eş zamanlı izlemeye çalışsam da 6. Sezona geldiğimde Buffy’i bırakamadım, Angel başka bahara kaldı.

7.sezona devam etmeye kıyamazken Buffy the Vampire Slayer’ı ikinci izleyişimden daha önce fark etmediğim notlar:

 

Buffy

Buffy

Tekrar izlemeler kurgudan çok karakterlere odaklanmayı sağlıyor. Her bir karakteri ayrı ayrı ayrıntılı değerlendirme şansı oluyor izleyicinin. Ve daha önce odaklanılan karakterlerden başka karakterlere yoğunlaşma ve onların gözünden seyir fırsatı da veriyor. Örneğin eskiden, doğal olarak, Buffy, ardından Willow ve Xander’ı izlemiştim. Ana karaktere çok bağlanmanın olumsuz etkisi olarak da ilerleyen sezonlarda Buffy’den soğumuştum. Buffy benim için sürekli sızlanan, kibirli, işine gelmeyince çocuklaşan sıkıcı biri haline gelmişti. Yeniden izlemede ise Buffy’i çok daha yakından ama daha objektif değerlendirme şansım oldu. Mesela, 5. Sezonun sonunda Buffy’nin kendisini insanlık için feda etmesini o zamanlar “gösteriş” olarak nitelendirmiştim, ikinci de ise aynı sahneyi yaşlarla ve alkışlarla (tamam biraz abartılı) izledim. Sonuçta bu 1.60’lık 20 yaşındaki genç kadın “canavarların kâbuslarındaki” kadındı ve dünyayı kurtarmak için ölümün girdabına atlarken kardeşine; “The hardest thing in this world is to live in it. Be brave. Live. For me” diyordu. Buffy gerçekten dizi tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü en gerçek kahramanı!

 

Giles

tve7717-19990921-760

Sonra bir de Giles var. Buffy’nin gözetmeni, baba figürü, bir grup ergenin arasında kalmış zavallı yetişkin. Belki de artık 20 yaşında olmadığımdan Giles karakterinin parıltılarını bu seyirde görebildim; kadim bilgisi, bir fincan çay tadındaki sakinliği ve sabrı ile ne yüce bir insanmış ve İngiliz aksanı ve gülümsemesi ile nasıl da çekici! Ah bir de kibar esprileri yok mu!

Willow: Is there anything you don’t know everything about?

Giles: Synchronized swimming. Complete mystery to me.

And the love is?

İkinci izleyişimde değişmeyen şey Spike’ın ne kadar harika bir karakter olduğuydu. Spike, Buffy evrenindeki yaman çelişki adeta. Hayat bilgisi ve üzerine söyledikleri ile gerçekçi, aşka âşık rolü ile iflah olmaz romantik. Aşk nedir? Aşk, Spike’ın Buffy’e “layık olduğunu” verebilmek uğruna ruhunu geri almak için geçtiği onca acılı sınavdır! Buffy evreninde vampirler için yeniden bir ruha sahip olmak demek vampirken yaptıkları tüm kötülükleri idrak etmek ve vicdan azabı ile yanmak demektir. Böylesi bir işkenceyi göze almıyorsanız hiç kalkışmayın. Spike bir âşığın diğeri için yapabileceklerine yeni bir boyut getiriyor. Bu Angel’ın yaptığı gibi bir kahramanlık pozu değil, Spike’ın deyimiyle aşkın kölesi olduğunu kabul edecek kadar insan olmak. (Bunu hatırlarsınız, Spike’ın ünlü lafıydı: Love isn’t brains, children, it’s blood. Blood screaming inside you to work its will. I may be love’s bitch, but at least I’m man enough to admit it).  

Spike-in-Buffy-the-Vampire-Slayer

Spike’ın aşk öğretisi bitmiyor, imkânsızlığıyla idealleştirilen Angel – Buffy ilişkisinin çarpıklığına da gönderme yaparak açık bir anlatımla tanım yapıyor: When I say ‘I love you,’ it’s not because I want you or because I can’t have you. It has nothing to do with me. I love what you are, what you do, how you try. I’ve seen your kindness and your strength. I’ve seen the best and worst of you. And I understand with perfect clarity exactly what you are. You’re a hell of a woman. You’re the one, Buffy.

Bu laflara tav olmayacak kadın var mı? Vampir avcısı da olsa!

 

 

5. ve 6. Sezon

Bu iki sezonun ne kadar karanlık olduğunu unutmuştum. Vampirlerin kalbine kazık çakarak toz haline getiren ergenin maceralarını izlediğimiz dizide bir anda gerçek canavarla karşılaşıyoruz: Ölüm.

vlcsnap-62107

Joss Whedon, George R.R. Martin’den çok önce başlamış sevilen (ve hatta en naif) karakterleri öldürmeye. Önce tatlı mı tatlı Jenny’i öldürmüştü. 5. Sezonda ise ilk iş olarak Buffy’nin annesini öldürüyor, öldürdüğü yetmiyormuş gibi, gözleri açık bembeyaz bir halde yatan Mrs. Summers’ı dakikalarca bize gösteriyor, Joyce gözlerini kırpmıyor, gözlerimizi kırpamıyoruz. Bu da yetmiyormuş gibi devam eden bölümde aynı sahneyi yeniden gösteriyor ve sonra bölüm başlarındaki hatırlatmalarda birkaç kez daha. Hafızalardan kolaylıkla silinmemesi için elinden geleni yapıyor. Ardından Buffy ölüyor ikinci defa ve geri dönüyor. Ölümden dönmenin ne kadar harika olabileceği üzerine değil, ne kadar travmatik olduğu üzerine depresif bir sezon izliyoruz. Artık kimse ölmeyecek değil mi derken çetenin en naif üyesi Tara’yı kaybediyoruz. Tara’nın ölümü ise dizinin en karanlık, en güçlü, en durdurulamaz kötüsünü yaratıyor.

ubergiles-thumb-330x228-26868

 

Foreshadowing

doppelganglandVampir Avcısı’nı yeniden izlemenin keyifli yanlarından biri de “foreshadowing”leri fark etmekti. Dizide ilk izlemede anlaması zor olan ve epey gölgeli kullanılan “olacakları önceden ipuçları ile belirtme”leri ikinci izlemede yakalamak çok eğlenceliydi. Willow’un “doppelganger”inin lezbiyen olması, 4. Sezon finalinde Tara’nın Buffy’e “be back before dawn” diyerek Dawn’ın gelişine gönderme yapması ve 4.sezonun 9. Bölümünde Spike ve Buffy’nin büyü etkisi ile sevgili olmaları gibi pek çok “aha!” sahnesi, kahve yanında gelen kurabiye tadındaydı.

Bu notlar, Buffy’den kalanlardan birkaçı sadece, üzerine yazılacak çok şey var. 7. sezondan 3 bölüm daha izleyip ara veriyorum, finale hiç hazır değilim zira. Siz de izleyin, pişman olmazsınız.