Galaktik Tiyatro

“Nerede gördün”

“Aşağıda. Kütüphanenin orada.”

“Yakından mı gördün? Emin misin?”

“Uzaktan gördüm ama kedi olduğuna eminim.”

“Kedinin nasıl bir şey olduğunu biliyor musun?” diye sordum.

“Resimli kitaplardan biliyorum.”

Ah bu kediler! Her yerde karşıma çıkıyor. Edebiyatın içinde, yanında, berisinde ilerisinde hep bir kedi var. Yukarıdaki diyaloğu alıntıladığım ve birazdan ayrıntısına gireceğim hikâyeden kediyi çıkarsak yerine koyacak başka bir canlı yok. Tam da bu yüzden kedilere mesafeli olabilirim. Ben aradaki bağı çok hissedemesem de edebiyat, yazar ve okur için bir ihtiyaç şu kediler… 1401285486_cat_animal

 

Bilimkurgu İnsan Öyküleri

Bu kedili girizgâhtan sonra asıl konum Tevfik Uyar ve bilimkurgu öykülerinden oluşan kitabı Galaktik Tiyatro.

galaktiktiyatroGalaktik Tiyatro, Tevfik Uyar’ın İz Odası isimli romanından sonra ikinci kitabı. Kitaptaki öyküler çeşitli öykü yarışmalarında derece almış ve daha önce öykü dergilerinde yer almış.

Kitap, bilimkurgu türündeki öykülerine yaraşır şekilde, Türkiye’deki ilk çevrimiçi yayınevi olan Entropol Kitap’tan sadece ve sadece e-kitap biçiminde Şubat ayında yayımlandı. Takdir edilmesi ve devamının da gelmesi gerekli bu eylemi, “Bilimkurgu öyküsü e-kitaptan okunur” mottosu ile yaygınlaştırabiliriz belki de.

Kitaptaki öykülerin genelinde, uzaylı istilası, zaman yolculuğu, uzay gemisinde seyahat gibi bilimkurgusal olaylar, anlatılan hikâyelerin sahnesi olarak kurgulanmış. Metinlerin arka planındaki atmosfer böyle iken, kitap kapağındaki “bilimkurgu insan öyküleri…” sunumunun da bildirdiği gibi kahramanlarının günlük dertleri anlatının bel kemiğini oluşturmuş.

Kitabı okurken, bir bilimkurgu dizisinin, örneğin Stargate Universe ya da Battlestar Galactica’nın daha çok günlük olaylara ya da iki karakter arasındaki gerilimli ilişkisine odaklanan bölümlerini okur gibi hissediyorsunuz.

Bilimkurguda kararında aksiyon, derinliği tutturulmuş drama ve bu anlatımı da mizahi bir dille tamamlayan hikâyeleri seviyorsanız, bu öyküler tam da size göre.

Kullanılan dil, düşünme ve konuşma dili. Kurgunun ve dilin merakı ateşlemesi sayesinde, bir öyküye başlayınca yarıda bırakamıyor, bitince de zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Cümleler kısa tutulmuş ve birbirini, polis arabasının şüpheli arabayı takibi gibi yakın ve hızlı izliyor. İçinde aksiyon barındırmayan bir durum öyküsünde bile dilin hızı hikâyeyi dinamik tutuyor. Dil konusunda yapabileceğim küçük bir eleştiri editörlük anlamında olabilir. Kitabın editörlüğünün de yazar tarafından yapılması, metinlerde çok da rahatsız etmeyen ama dikkatli okuyucunun takılmasına sebep olabilecek bazı imlâ hatalarının ve kelime tekrarlarının gözden kaçmasına sebep olmuş.

 

Galaktik Tiyatro’nun Perdeleri

İlk öykü, yukarıdaki alıntının da kaynağı olan “Fırıldak,” Türkiye Bilişim Derneği’nin düzenlediği 15. Bilimkurgu Yarışması’nda ikincilik ödülü almış. Post – apokaliptik bir zamanda, İstanbul’dayız. Uzaylı yaratıklar Boğaz’dan su çekiyor, yine uzaylı marifeti olan Fırıldaklar bombardıman uçuşu yapıyor, insanlar hayatta kalma savaşı veriyorlar. Tüm bunların yanında kedilerle ilgili şüpheli bir durum, mecburiyetten bir arada yaşayan insanlar arasındaki dostluk ve tabii aşk da var.

Hikâyede uzaylı bombardımanları ile yıkılan gökdelenlerin New York’ta değil, İstanbul’da olması, kahramanlarımızın isimlerinin etrafımızdaki isimler olması ayrı bir güzellik. Bu özellikler, kıyamet sonrası bir ölüm kalım savaşı buralarda da geçebiliyor ve anlatınca okuması da zevkli olabiliyormuş dedirtiyor.

Örneğin aşağıdaki cümleyi kurabiliyor Hasan adlı kahraman:

“Gökyüzü kapalı olmasa iyiydi”

 

İkinci öykü, kitaba da adını veren, Galaktik Tiyatro, FABİSAD’ın düzenlemiş olduğu GİO Ödülleri’nde beğenilerek,  Gio Ödülleri 2013 Seçilmiş Öyküler kitabında da yer aldı. Öykünün konusu kısaca, yaşanabilir bir dünya daha bulma amacı ile çıkılmış galaktik yolculuktaki aşk üçgeni.

Uzay gemisinde seyahat ederken dışarıyı izlemek, yıldızların yarattığı ışık oyunları gibi ayrıntılar, ister istemez çağrışım yapan yukarıda bahsettiğim dizilerdeki gibi sahneler sayesinde tanıdık hisler yaratırken, bu tanıdıklık, birkaç cümle sonra bilimkurgu klişelerine hunharca dalan bir bozgunla layıkıyla bir yabancılaşmaya da dönüşebiliyor bir anda.

 

Kitaptaki diğer öyküler Tanrı Misafiri, Zamanın Esiri, Başkalaşım da her biri özgün konulara sahip, sahici diyalogların kurulduğu, iyimser bir atmosferin yaratıldığı, zarif ve incelikli öyküler.

 

Kitabın sonundaki çok kısa öykü Son Mektup, Türkiye Bilişim Derneği’nin düzenlediği 14. Bilimkurgu Yarışması’nda ikincilik ödülü almış. Bu kısacık ama şaşırtıcı öykünün büyüsünü bozmamak için konusu hakkında herhangi bir şey söylemeyeceğim ama az cümle ile çok şey anlatmasının takdire şayan olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.

 

Metaliklik

Son olarak, kitabın önsözünde yazar tarafından okuyucuya sorulan bir soruya da üzerime alınarak cevap vermek isterim. Daha önce Hurufat dergisinde de yayımlanan Tanrı Misafiri adlı öyküsü için dergi sahibinin “mekanik, …metalik, kötü anlamda değil, ilginç, gerçekten ilginç,” yorumu üzerine Tevfik Uyar, metalikliğin ne olduğunu okura sormuş:

“Belki de metaliklik budur. Belki de sadece amaca ve faydaya yönelik olmaktır, duygularla mantığın arasındaki boşluğu açmaktır. Ya da benim düşünerek veya tahmin edemeyerek ulaşamayacağım bir anlamı vardır; ve bir okur bana metaliğin ne olduğunu anlatabilir. “

Galaktik Tiyatro’da geçen, “Ben galiba insanları sevmiyorum. Onlarla yaşadığım öyküleri seviyorum” cümlesi akla metalikliği getirse de, Fırıldak “Ama aşk yaratıklardan da eşkıyalardan da tehlikeliydi.” cümlesi ile bitebiliyor.

Okuduğumuz öykülerin bilimkurgu öyküleri olduğunu düşündüğümüzde, duygularla mantığın arasındaki boşluğun derin olması kaçınılmaz olabilir. Buna rağmen, öykülerin genelinde gizil bir duygusallık da var. Duygulardan bahsederken sulu sepken bir duygusallık değil, günümüz insanını yansıtan bir duygusallık söz konusu. Örneğin, sevdiği kadını bekleyen bir adam var ama beklerken ölüp bitmiyor, hayatını ona göre şekillendirmişken umutsuzluk içinde devam etmiyor, umudu bâki ve sondaki ışığı görebiliyor.

Ben de yazıyı soru sorarak bitireyim: Öykülerde arabesk bir melankoli olmaması metaliklik midir? Yoksa bilimsellik midir, yoksa gerçekçilik mi?