İflah Olmaz Bilimkurgucular İçin: A Boy And His Dog

Her türün konuşanı bol ama seyredeni seyrek filmleri vardır. Mesela animasyon dünyasında Disney’in çoğu iki boyutlu filmi böyledir. Aksiyon sinemasında Keanu Reeves ve Patrick Swayze’ın başrollerini üstlendiği 1991 tarihli Point Break böylesi bir baht ile varoluş savaşı verir. Çoğu bilimkurgu eseri için de durum farklı değil; mesela Terminator filmlerine ilham kaynağı olan 1973 yapımı Westworld’ü seyreden çok insana denk gelemezsiniz (Gerçi aynı adlı yeni dizi bu durumu değiştirecek gibi gözüküyor). Hatta ilk Terminator filminin kendisinin bile bugünün seyirci nüfusunun sadece küçük bir kısmı tarafından baştan sona seyredilmiş olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.

1976_movie_poster_for_the_movie_'a_boy_and_his_dog'Örnekler pek tabii çeşitlendirilebilir ama temel mesaj anlaşılmış olsa gerek; şöhreti bugüne yansısa da kendisi bir şekilde gölgede kalmış çok film var. Post apokaliptik sinemanın mihenk taşları arasında yıllardır bahsi geçen 1975 tarihli A Boy and His Dog (Köpek ve Çocuk) da işte bu filmlerden. Yıllar boyu pek çok bilimkurgu araştırmasında adına rast geldiğim A Boy and His Dog’u vizyon tarihinden 41 yıl sonra seyretme şansı edindim. Aslında türe merak duyan biri olarak filmi bu kadar geç bir tarihe itelemek benim ayıbımdı yoksa o hep aynı yerde seyir vaktini bekliyordu. Çağın ayıbına düşüp eskiliğinden ötürü ürktüğümü itiraf edeyim, sorumluluk benimdir.

Yazar Harlan Ellison’ın aynı adlı hikaye serisinden uyarlanan A Boy and His Dog, “post apokaliptik” teriminin içini pek çok açıdan bugün anladığımız şekliyle dolduran bir eser. Filmi seyrederken gerek Mad Max filmlerinin gerekse türün video oyun dünyasındaki yansıması Fallout serisinin temellerinin nasıl inşa edildiğini görmek bir yana, bazı sekanslar itibariyle döneminin hayli ötesinde bir anlatıyı da tecrübe ediyoruz. A Boy and His Dog’un bilimkurgu sinemasının en büyük işlerinden biri olup olmadığı tabii tartışmaya açık, ancak şöhretinin hakkını pek çok noktada verdiğini belirtmek şart.

entrance-down-under

Filmin (ve öykü  serisinin) geçtiği alternatif zaman çizgisi 1950 yılında gerçekleşen ve 33 yıl süren bir Üçüncü Dünya Savaşı’nı içermektedir. Tek yüzyıl içindeki üç dünya savaşının yıkımı, insanları yirmi yıllık zoraki bir barış dönemine sokar. 2007’de gerçekleşen ve sadece beş gün süren nükleer savaş ise Dördüncü Dünya Savaşı’nı oluşturur. Bilinen dünyanın devasa bir çöle dönüştüğü bu son katliamın ardından 2024 yılına, hikayenin başladığı tarihe gideriz. Vic isimli 18 yaşındaki genç ve Blood isimli telepatik güçlere sahip köpek sıradışı bir mutualizm ile yaşamlarını devam ettirmektedirler. Vic, Blood için yiyecek bulurken Blood da Vic’e birlikte olacağı kadınların yerlerini göstermektedir. A Boy and His Dog evreninde enerji ve yiyecekten daha zor bulunan bir şey varsa o da kadınlardır.  Film boyunca ikilinin bu iki temel ihtiyaç (yiyecek ve cinsellik) ekseninde Amerikan çöllerinde geçirdikleri zamandan bir kesiti gözlemleriz.

A Boy and His Dog’un düşük bütçesi daha ilk sahnelerden kendini hissettirir cinsten. Bildiğimize ilave iki dünya savaşının daha iddiasında olan film bu noktada zeki bir kurnazlığa yatarak savaş öncesi şehirlerinin büyük çöl fırtınalarında yeraltına gömüldüğünü iddia ediyor. Hikayenin geçtiği evrende bahsi geçen mutantlar ise sadece saçtıkları ışıklar ve çıkardıkları ürkütücü ses ile filme dahil ediliyor. Ortada her ne yapılırsa yapılsın zorunluluktan seçilmiş bir dolu set ve hikaye kısıtlaması mevcut, buna rağmen A Boy and His Dog’un ilk yarıda yarattığı atmosfer kendisinden sonrasına örnek olacak kalitede bir inandırıcılığı üzerinde barındırıyor.

1938364_l1

Filmin ikinci yarısına geldiğimizdeyse tüm atmosfer bambaşka bir yapıya bürünüyor. Yeraltında Amerika’nın savaşlardan önceki günlerini yaşatmayı amaç edinmiş (ve bunun için İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemi taklit eden) bir grubu ve onların yaşam standartlarını anlatan bu ikinci kısım bizi çölden alıp beklenmedik yeşilliklerin içine atıyor. Vic’in hikayedeki bir diğer karakter olan Quilla’nın peşinden bir yeraltı sığınak girişinden geçerek bu absürt dünyaya ulaşmasını hınzır bir “Alice Harikalar Diyarı’nda” göndermesi olarak okuyabiliriz. Bu atmosferler (ve belki de türler) arası geçiş şüphesiz filmin en riskli hareketlerinden biri. Başarısı tartışmaya açık, ancak filme güçlü bir özgünlüğü getirdiği de aşikar. Herkesin savaştan öncesini taklit ettiği ve yüzlerini abartı pudralarla boyadığı Topeka yeraltı şehrinin neden başka bir bilimkurguda izlerine rast gelmediğimiz de ayrı bir merak konusu. Ne var ki Temmuz 2016’da satışa sürülecek olan We Happy Few video oyunu Topeka’da yaratılmak istenen ancak maddi sıkıntılardan gerçekleştirilemeyen görselliğin sinyallerini veriyor. Oynayıp görmek lazım.

Gelelim A Boy and His Dog’un vizyona ilk girdiği günden beri çözülememiş birtakım sıkıntılarına. Filmin, cinselliği hikayesinde konumlandırma şekli tartışmaları beraberinde getirir cinsten. Hikayenin evreninde kadınların zor bulunan ganimetler olarak tasvir edilmesi her ne kadar bir toplum eleştirisi gayesiyle yapılmış olsa da belli ki mesajlar (özellikle 1975’in) seyircisine istenen berraklıkta ulaşamamış. Vic’in salt dürtüleriyle Blood’un ise zalim bir rasyonellik ve mizahla olayları değerlendirmesi de işin içine eklenince filmin özellikle iki kritik sahnesi (başlangıcı ve finali) A Boy and His Dog’un bazı eleştirmenler tarafından misojinist olarak bile değerlendirilmesine yol açmış. Bu eleştirilerin bazı noktalarda haksız seviyede olduğunu söylemek gerek, bazı noktalar ise misojinist ithamını destekler nitelikte (mesela filmdeki baş kadın karakterin zamanla kötücül ve çıkarcı bir kimliğe bürünmesi). Gene de mevcut sıkıntıların kara komedinin muğlak bıraktığı kapılardan doğduğu iddia edilebilir.

A_Boy_And_His_Dog_1975_1080p_Blu_Ray_AVC_PCM_2_0

Belki de, bu tartışmalar ekseninde odaklanırsak filmin başlangıcından ziyade finaline enerjiyi vermek gerek. Harlan Ellison’un orijinal hikayesinden (ve senaryoda talep ettiğinden) farklı bir kapanış  diyaloğuna sahip olan sahnenin 1975’tekiyle bugünkü değerlendirilişi özellikle hayvan haklarına gösterilen önemdeki yükseliş düşünüldüğünde şüphesiz farklı olacaktır. Bu final sahnesinin yargısını seyirciye bırakmayı seçiyorum.

Yazının kapanışına gelirsek A Boy and His Dog pek çok listede iddia edildiği gibi bilimkurgu tarihinin en iyi filmlerinden biri değil, ancak adından sıkça söz edilmesini haklı kılacak ölçüde bir özgünlüğe sahip. En azından kült bir film olmasını sağlayan öğeleri insan seyir sürecinde kolaylıkla yakalayabiliyor. Filmde sesiyle Vic karakterinin oluşmasını sağlayan Tim McIntire’ın o dönem otuz bir yaşında olduğunu da belirtelim, zira McIntire’ın sesi filmde çok daha ileri bir yaşa aitmiş izlenimi vermekteydi. Kendisi orta yaşlarının başında 1986’da kalp yetmezliğinden yaşamını yitirmiş ve geriye günümüze yansıyan çok fazla eseri kalmamış.

İflah olmaz bir bilimkurgucu iseniz ancak A Boy and His Dog hep bir sebepten ertelendiyse bu yazının filme dönüş yapma bahaneniz olması dileğiyle…