Murat Başekim’in Yeni Kitabı: İskit

Bozkırdaki Hayalperest 

“Güçsüz olduğu için mi korkuyordu, korktuğu için mi güçsüzdü? Dünyada korkacak nice şey vardı. Ama neyse ki bir de bu korkuları giderecek hikayeler. Korkusunu gidermek için kendisine bir hikaye anlatmaya karar verdi.”

Murat Başekim, ilk kitabı, şark gotiği Deli Gücük’ün tadı damakta kalan öykülerinden sonra 12 Şubat’ta çıkan yeni romanı İskit ile bu sefer okuyucusunu tarihsel bir kurgunun, eski zamanların kıraç topraklarının, ateş gibi yakan güneşinin, serin rüzgarının içine bırakıyor.

İlham perisine serzeniş gibi görünen bir çeşit meydan okuma ile başlıyor roman ve bize buradan sonra başımıza gelecekleri müjdeliyor.

Yazar, İskit’te de, Deli Gücük’teki gibi, anlatılan zamandan ve mekândan öte, evrensel ve zamansız, özdeşleşilebilen karakterler yaratmaya devam ediyor.

Baş karakter Od, at süren, ok atan cesur yiğitlerin arasına, göçebe, toplayıcı İskit kavmine doğmuş bir ayrık ot. Od, akrabalarına benzemiyor, ne savaşçı, ne toplayıcı. Kavminin geleneklerini, göreneklerini, inançlarını sorgulayan, ismi gibi yaratıcı ateş ile yanan bir anlatıcı. Sonu var mı bilinmeyen Bozkır’da, yaktığı cılız ateşle, daldığı hayallerle ısınan, önündeki alevlere anlattığı hikâyelerle karnını doyuran bir Bozkır ozanı. Od, obasındakiler gibi, “koyun sağıp, at güdüp, yurt yamayıp, aş kaynatıp, obadan birisi ile ocaklanıp, yarım düzine evlat yavrulayıp, hep atlardan, oğullardan,yağışlardan, darılma ve düğünlerden bahsederek hayatını geçirip, sonra da yaşlanarak ölüp gitmek istemiyor,” ta ki aşık olana dek. Aşık olduğu kadının kalbinde yer edinebilmek uğruna, sahip olmadığı için küçümsendiği cesarete kavuşuyor ve artık ait olamama duygusunu sorgulamaya başlıyor. Anlatı boyunca, hikâyeci ve içindeki İskit savaşırken, biz de bu epik anlatının sarı düşlerinde bazen İskit oluyoruz, bazen hikâyeci.

Hikâyenin olağan karakterlerinin yanında, ilerleyen sayfalarda ağırlığını bir anda ortaya koyan süpriz bir karakter de katılıyor bozkıra. İsmini okuduğunuzda kendinizi olur olmaz sırıtırken bulabilirsiniz.

Öyküleri ile tanıdığımız ve ilk kitabından beri heyecanla beklediğimiz bu yeni romanında Murat Başekim, okuyucuya ilham verici, yaşamını gözden geçirten ve kendini tekrar tekrar okutacak aşkın bir kurgu sunarken, ateş başındaki yeni hikâyelerini de merak ettiriyor.

Bu merakı gidermek ve İskit’in yaratılma sürecini, arka planını öğrenmek için Murat Başekim ile kısa bir söyleşi gerçekleştirdik. Murat Başekim’e bu güzel ve içten sohbeti için teşekkürlerimizle…

 

MURAT BAŞEKİM İLE SÖYLEŞİ

İlk kitabınız DG’den sonra, bu sefer tarihsel bir kurgu ile Bozkır’ın geçmişindeki bir düşsel anlatıdayız. Bir İskit’in oluşum hikâyesi okuduğumuz. Hikâyecinin bu hikâyeye başlama nedeni nedir? Başta serzenişte bulunduğu ilham perisi bu yakarışa nasıl cevap verdi?

Bu hikayeye başlamama birkaç unsur sebep oldu:

Öncelikle seveceğim bir serüven öyküsü, ikna olacağım bir tarihsel-mitolojik macera okumak istedim. Odyssey’i veya Sinbad’ı ilk okuduğumda kapıldığım gibi kapılacağım, uzak geçmişin sisleri arasında gerçek ile kabus arasında geçecek puslu, tehlikeli bir dünya kurmak cazip göründü. Tarihi, efsanevi  ve yeri geldiğinde korkunç bir serüven hikâyesi okumak istedim.

Bu arada da nicedir bir kavim olarak İskitler ilgimi çekiyordu. Sürekli sağa sola, ‘Bozkır’ ve ‘İskit’ diye anlamsız notlar karalıyordum. Sanırım hikâye o sırada aklımın bir köşesinde olgunlaşmış. Geriye bir tek, startı verecek bir katalizör kalmış. O da, cesaret ve birey üzerine düşünmeye başlayınca gelmiş oldu. Ve kitap, tabiri caizse kendiliğinden akmaya başladı.

İlham perisi ile verimli bir ortaklık gerçekleştirdik.  Kendisinden  talep ettiğim tüm o noktaları, bazen tatlı dille, bazen ise söylenerek, bir şekilde ulaştırdı. Şaka bir yana, bu tür ilham perisi serzeniş veya anmalarının, Homeros’ta bir nevi “film trailer”ı işlevi gördüğünü keşfettim; bir nevi uvertür… Okuyucuya ilerideki sayfalarda onu nelerin beklediğini çıtlatan, bir tür tadımlık teaser; bir çeşit antik, Homerik “pek yakında”.  Ben de muzipçe bunu kullanayım ve peşinen menüde neler olduğunu şöyle bir çabucak göstereyim dedim.

 

Od’un hikâyesini tarihsel zemininden rahatlıkla koparıp, simgesel bir okumaya da döndürebiliyoruz, pek çoğumuzun da hikâyesi aslında. Korkunun, cesaretin, insan olmanın romanını yazarken İskit kavmini seçmenizin özel bir sebebi var mıydı?         

Evet simgesel ve alegorik okumalara uygun olmasına dikkat ettim gerçekten.  İskit kavmini seçme sebeplerim yine birden fazla. Öncelikle tarihsel önemleri var. Bir tarih teorisine göre, tarih sahnesinde—özellikle Kavimler Göçünde— adlarını özel bir vurguyla işittiğimiz nice göçebe Bozkır kavmi, aslında kendi yurtlarındaki kabilelerin, boyların en etkilisi olmayabilir; bunlar eski topraklarındaki daha yayılmacı kavimlerden belki de kaçıp göç etmiş uluslar; İskitler ise-bildiğimiz kadarıyla-tam böyle değil. Uzunca bir süre direniyorlar. Cesur, dişli ve yırtıcılar; yiğitliğe özel bir önem veriyorlar. Hatta dönemin en kudretli imparatorluğu olan Asurları bir dizi ittifak ile tepeliyorlar. Bu bakımdan ilgimi çekti. Hem sonra tarihsel ve kültürel olarak, bu topraklara yakınlar. Ama asıl derdim şu idi: hani günümüzde üniversite mezunu olmayan bir kişinin iş ve ekmek bulması nasıl biraz daha zor ise, başka bir çağda, cesarete ekmek veren bir savaşçı kültürde, yağma, savaş ve talan ile hayatta kalınan bir bozkırda, bu istenen nitelikleri “cv”sinde taşımayan bir ozanın, bir hayalci budalanın, nasıl hayatta kalmayı başaracağını irdelemeye çalıştım.

murat2

 

Od’un muhayyilesi içine doğduğu Bozkır’dan öte, dünyanın kıyısını merak ediyor Od, kendini hikâyelere bırakıyor, mesel yaratıyor, mesel anlatıyor, kavmine bir yabancı, ama yabancı olarak kalmak da istemiyor, ait olmak, kabullenilmek istiyor. Od’da Murat Başekim’den ne kadar var? Hikâye anlatmak sizin için savaşçı olmaktan önemli mi, yoksa hayatta bir denge mi tutturmak mı gerekiyor, hikâye anlatmak ile hikâyenin kahramanı olmak arasında?

Bu tabii ki o eski meseleye gidiyor; Yazı ile uğraşanların Hayat cephesinde bir şeylerden fedakârlık ettiği yönündeki o izlenim. Doğru da olabilir bu arada. Kahramanımız da bir çeşit bozkır ozanı olarak bu sancıları yaşıyor tabii ki. Ona da bu budalaca işleri bırakması söylenmiş sık sık. Gerçekçi ol denmiş. Uyan artık denmiş. Vs.

Başka bir deyişle Don Kişot’un burnunun sürtülmesini Od da sık sık yaşıyor kendi çağında; ama bir farkları var: Od, Don Kişot’tan daha kurnaz ve dirayetli. Don Kişot sadece bir okuyucu idi; Od ise aynı zamanda bir yazar. İçinde daemonik bir yaratıcı ateş var ve bu ateşi taşıyan kurnaz, tehlikeli bir yönü var. Soğuk bir stratejist taşıyor içinde. Budala tökezlemelerine rağmen sık sık doğrulmasını sağlayan ve Od’un pasif ve saftirik bir hayalci olmasına zaman zaman engel olan da bu kurnaz, tehlikeli, analizci taktikçi daemonik yönü.

Yine de işi zor. Çağımızda bile sanatçılar (gerçek olanlar) genelde sefalet ve yoksullukla cebelleşirken, yağma, kıyım ve düşman dolu tehlikeli Avrasya bozkırında hayat bu tür hayalci budalalar için çok daha zor olmalı. Hikâye-anlatıcıların ilkel kültürlerde hürmetle el üstünde tutulduğuna dair antropolojik bazı deliller var elbette, ama Od aynı zamanda bir sürgün.

Benden ne kadar var… Dürüstçe cevaplayayım; bir miktar var. Ben de rahat bir koltukta oturup sevdiğim bir kitabı okumayı, her tür gezi ve seyahate tercih ederim. Ayrıca futbol ve siyasetten de hoşlanmam. İkisinden de bahsedip ahkam kestiğim zaman, kendi kulağıma inandırıcı gelmiyorum. Sanki bir gece evvelki spor veya haber programını yineliyormuşum, oradaki yaygın kanıları tekrarlıyormuşum gibi geliyorum kendime. Ama spor ve siyaset, kalabalıklar nezdinde evrensel bir öncelik taşıdıkça, ister istemez bir Od sendromu yaşıyor insan; tabii ki değerli dostlar hariç, kimseyle oturup filanca kitaptan doya doya bahsedemiyorsun. Yabancılaşma oluyor.

 

İskit’in dili de DG’de olduğu gibi kendine özgü, yeni dilin eski dille buhurlanması gibi; bu karışım nasıl ortaya çıktı, dil üzerine bir çalışma, ön hazırlık yaptınız mı?

Epik ve bozkırlı bir dil disiplinini sağlamak üzere kendimi hizaya çektim. Dönemin dil iklimini   sindirmek için Dede Korkut ve Homeros’ları bir kez daha okudum. Yine de arada bir yerlerde afalladığım oldu galiba.

 

Yeni kitap çıktığında bir sonraki kitap sorulmazsa olmaz. Üzerinde çalıştığınız yeni bir hikâyeniz var mı? Türkiye Bilişim Derneği’nin Bilimkurgu Öykü Yarışması’nda öyküleriniz iki yıl üst üste birinci oldu, bilimkurgu türünde bir öykü kitabı veya roman yazma planınız var mı?

Şu anda aktif üretimden çok, niyet ve tasarı aşamasında olan bir takım istikametler var kafamda. Seveceğim bir bilim-kurgu yazmayı ben de istiyorum; er ya da geç öyle bir kavşağa geleceğim de galiba. Ve ayrıca bir kez daha ‘Bozkır’ kelimesi yazarsam bayılacağım; artık şu Bozkırdan çıkmak istiyorum, Ankara zaten bozkır… İskitler diye güzel bir semt bile var hatta buradaJ

 

[mybooktable book=”iskit-murat-basekim”]