Temeraire ile Dünyanın Dört Bir Köşesine Kanat Açmaya Hazır Mısınız? (O Kadar Hevesli Olmasanız da olur)

 

Belki bir Ejderha hikayesi istersiniz? Ateş püskürtsünler ya da zehir atsınlar? Yok yok, bir ses dalgası yaysınlar ve herkesi ve her şeyi yok etsinler? Bir de dünya tarihinin en önemli savaş ve devlet adamlarından aralarına serpiştirdik mi, tadından yenmez. Mesela, Napoelon?

Naomi Novik, okurlarını Temeraire adlı roman serisinde 1700’lerin sonuna ve 1800’lerin başına götürüyor. 9 kitaplık bir seri olan Temeraire (Türkçe’ye şu ana kadar sadece 4 kitabı çevrildi), diğer çağdaş fantastik kurgu romanlarından oldukça farklı. En belirgin özelliği belki de tarih sahnesinde yer alan karakterlerin üzerine kurulu bir kurguda olması. 1700’lerin sonunda meydana gelen Fransız İhtilali’nin ertesinde Fransa’nın başına geçen Napeleon, çok sayıda ejderhanın da yardımıyla tüm Avrupa’yı Fransız egemenliği altında toplamayı istemektedir ve bu hayalini gerçekleştirmek için de yapmayacağı şey yoktur. İngiltere ile hava ve kara savaşları tüm hızıyla devam etmektedir. Çok ilginç bir şekilde, Fransa her ne kadar diğer ülkelere de savaş açmış olsa, bu savaş daha çok Fransa-İngiltere savaşıymış gibi işlenmiş.

İlk kitap olan Majestelerinin Ejderhası, bizi böyle bir savaş atmosferinde karşılıyor. Bir gemi kaptanı olan William Laurence, karşılaştığı ve ele geçirdiği bir Fransız gemisinden, bir ejderha yumurtası buluyor ve olaylar silsilesi bizi dünyanın bir ucundan diğer ucuna götürüyor. Temeraire adlı ejderhasıyla birlikte tüm Avrupa’yı kasıp kavuran bir savaşta en önemi role bürünen bir karakter olan Laurence, birden Kral’dan sonraki en önemli adam olarak ortaya çıkıyor. Gerçi, İngiliz Kralı’nı da hiç duyup görmediğimizi de düşünürsek, İngiliz komutanları, küçük ülkelerin kralları ve askeri yetkililerle karşılaştırıldığında, Laurence, ejderhası sayesinde, dünya üzerindeki en önemli adam. Kendisi, tam bir İngiliz. Romantikliğe önem veren, 18. yüzyıl İngiltere’sinin toplumuna hakim olan geleneklere bağlı ve bununla birlikte, tam bir İngiliz milliyetçisi. Bu 17. Yüzyıl İngiliz özelliklerine rağmen, yeri geldiği zaman kendi isteğine ve ejderhasının arzularına göre, istediği gibi bu normları yıkabiliyor.                   

Çeşitli siteler, yayınevleri ve yazarlar tarafından adından sıklıkla söz ettiren Temeraire, geçtiğimiz Kasım ayında son kitabı League of Dragons ile seriye son verdi. Bence serinin en iyi yaptığı şey de buydu: bitmek. Serinin son kitabı çıkmadan önce başladığım seriyi ilk kitabın ortasında bırakmıştım. Son kitap da çıktığında, başladığımı bitirmek istedim ve bu sefer ikinci kitaba kadar sabredebildim. Sonunda 9 kitaplık serinin sonuna geldim ve şükürler olsun, bitti. Normal şartlar altında, günde yaklaşık 400 sayfa okuyabilirken, bu seriyi bitirmek bir ayımı aldı(!)

Herkesin bu kadar övdüğü, çeşitli dillere çevrilen ve gerçek bir olay örgüsüne sarmalanarak gerçek mi yoksa kurgu mu ayırt edilemeyen bu seriyi neden mi sevemedim? Hemen anlatayım:

Her kitabın kendine ait bir sesi vardır, ilk duyduğunuz andan itibaren sizi içine çeker ve kendisini takip etmeye zorlar. Temeraire’de bu sesi duyamadım. Okuyucuyu alıp götüren ve sürükleyen bir anlatımı yok. Olay örgüsü, tamamen şans eseri gelişiyor ve yazarın anlık kararları her şeyi değiştiriyor. Bölümlerin uzun olması bunun bir etkisi olabilir. Bazı bölüm, olay tam zirvedeyken bitiyor ve sayfası çevirip yeni bir bölüme başladığınızda, siz tam olayla ilgili betimlemeleri ve detaylandırmaları okuyacağınızı düşünürken, bölüm size bir zaman aşımı veriyor ve olayın etkileriyle yüzleşirken buluyorsunuz kendinizi. Düşünün, bir dizi izliyorsunuz; sezon finali climax and cliffhanger içeren bir noktada bitiyor. Bütün bir yazı, acaba ne olacak, diye düşünerek geçiriyorsunuz. Yeni sezon geldiğinde ise, olay bitmiş, kararlar alınmış, başka bir konu gündemde. Çıldırmaz mısınız? Çıldırırsınız. Çünkü ben çıldırdım.

Karakterlere bakalım. Dünyanın dört bir köşesini dolaştığımız için, her kitapta yeni bir karakter çıkıyor karşımıza. Bu konuda karakter zengini bir seri; ancak, bu karakterlerin hepsi statik karakterler ve hiçbiri değişkenlik göstermiyor, gelişmiyor, değişmiyorlar. Bu da her kitabın sonunda sizi aynı hisle bırakıyor. Ana karakterler, belki Laurence ve Temeraire haricinde, çok az değişim geçiriyorlar. Başlarına gelen onca olaydan sonra, karakterlerin dinamiklik göstermelerini beklersiniz. Lakin, böyle bir değişimi çok nadir görebiliyorsunuz. Belki de en çok dikkate değer olan Napeleon’dur ama kitapta sık sık adı geçse de çok nadir gördüğümüz bir karakterin ne kadar değişime uğradığını sağlıklı bir şekilde değerlendiremeyebiliriz.

Her kitapta olduğu gibi, bizleri de bazı karakter ölümleri karşılıyor tabii. Lakin ben hiçbirini hatırlamıyorum. Sırf bir iki ölüm serpiştirmek için karakter harcamak bu olsa gerek. Dramatik bir yapı, duygusal bir yaklaşım ve değişim, hele hele bayat karakterler olunca, bu karakterlerin ölümü de anlamsız hale geliyor. Ölmeseler, hikâyenin akışında ve/veya sağ kalan karakterler de hiçbir değişiklik olmayacak. Bir ölüm, belki bu kategori dışında kalıyor ama 9 kitaplık bir seride bu da yetersiz kalıyor.

Her ne kadar ejderhalar ana konu da olsa, ejderhaların yaratılışı, diğer ejderha konulu kitaplara göre çok büyük değişkenlik gösteriyor. Christopher Paolini’nin Miras serisini okuyanlarımız bilir: bu Alagesia’da ejderhalar yumurtadan çıkmak için doğru kişiyi bekliyorlar ve çıktıkları zaman ırklarına özgü bir bilgeliğe sahip oluyorlar. Temeraire ve diğer ejderhalar, yumurtada iken her şeyi duyuyorlar ve dünyaya ait çoğu bilgileri de yumurtadayken elde ediyorlar. Bunun en büyük örneği dil becerileri. Yumurtadayken duydukları dilleri, yumurtadan çıkar çıkmaz konuşabiliyorlar. Burada tabi ki yazarın nasıl resmetmek istediği çok önemli.

Ejderhalar 30 tona kadar ulaşabiliyorlar. Çeşitli türleri ve ırkları var elbette ve birbirlerinden oldukça farklılar. Hepsi zekâ sahibi varlıklar ve özgür düşüncelere sahipler. Yumurtadan çıkar çıkmaz, bir açlıkla doğuyorlar ve kitapta göze çarpan durumlardan birisi de bu. 30 tona ulaşabilmek için her ejderhanın yemesi gereken et miktarını hesap edin! Kitapta, ejderhalar için kurulan çiftlikler, onlara ayrılan inek, koyun ve keçi gibi hayvanlara dair bazı atıflarda bulunuyor. Ancak, buradaki mantık hatası bence sinir bozucu. Günde üç öğün yiyen ve bir öğün kaçırsa bile güçten düşen bir ejderhanın sürekli yemesi ve yediklerinin yerine gelmesi için geçen zaman arasında bir mantık hatası var. Sanırım bu yüzden kitapta bunlara çok yer verilmiyor. Kısaca bahsedilse de, bir şekilde ejderhayı besleyecek bir şey bulunuyor. Benim en çok aklıma takılan şey ise, ejderhaların boşaltım sistemleri. 9 kitap boyunca, bundan bir kere bahsedilmiyor. 30 tonluk bir ejderha bu ihtiyacı nasıl karşılıyor ve bunun gerektirdiği temizliği kim nasıl yapıyor? 1800’lerin şartlarını düşünürsek, çok ikna edici cevaplar alamıyoruz maalesef.

Olay örgüsü de benzer şekilde sıkıntılar taşıyor. 9 kitabı bir bütün olarak ele alırsak, bu serinin ortak noktası Napeleon’un verdiği savaş. Her bir kitap ise bir dizinin bir sezonu gibi. Her sezon/kitap bir konuyu ele alıyor ve bir şekilde (her ne kadar gelişigüzel de görünse) ana konuya bağlanıyor. Belki de, olay örgüsünün bu kadar sırıtması da budur. Ana olayla, ilk başta alakasız görünen bir olayın, daha sonrasında aslında ana konuyla alakalı olduğunu görmek her ne kadar bir yazım stili de olsa, bu kadar sık tekrar etmesi gerçekten sinir bozucu olabiliyor.

Özellikle son iki kitap, konusu ve içeriği bakımından biraz daha sürükleyiciydi. Durduk yerde, ana konudan sapan bölümler de olsa, yine de Novik bizi, olayların içine sürüklemeyi başarıyor. Bir süre sonra zaten, ‘Hadi, şu bölümü geçelim de, ana konuya dönelim’ diye okuduğunuz da olmuyor değil. Okunması çok zor, mantığın sınırlarının zorlandığı bir seri, nasıl bu kadar çok olumlu dönüt alabilmiş, anlayabilmiş değilim.

Eğer ejderhalarla ilgili farklı bir bakış açısı yakalamak istiyorum derseniz, Temeraire tam size göre. Aralara serpiştirilen tarihi bilgiler, değişik karakterlere sahip ejderhalar, 1800’lerin dünyasından bir pencere ve Inca, Çin ve Avustralya gibi farklı kültürler ilginizi çekiyorsa, Temeraire sizin için uygun bir seri. Yüzüklerin Efendisi ve Zaman Çarkı gibi fantastik kurgunun en sağlam yapıtlarını okuduktan sonra en iyi örneklerini okudum diyebiliyorsunuz. Öte yanda, Temeraire sayesinde, terazinin diğer tarafından da kaliteli(!) bir yapıt okudum diyebiliyorum artık.